DOLAR 8,6580
EURO 10,1795
ALTIN 488,66
BIST 1.419
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Muğla 32°C
Az Bulutlu
Muğla
32°C
Az Bulutlu
Paz 34°C
Pts 32°C
Sal 34°C
Çar 31°C

Kına Yak!

27.11.2020
435
A+
A-

Ah şu köy gelenekleri! Köy düğünleri, kına gecesi derken kına konusunda bugüne kadar yeterince aydınlatıcı bir araştırmanın yapılmamış olduğu dikkatimi çekti ve hemen kolları sıvayıp kına yakma töresini kendi üzerimde gerçekleştirdim. Bunu neden yaptığımı hiç sormayın, açıkçası nedenini ben de bilmiyorum.

Bir zamanlar sık sık taşınıyordum. Hiçbir evde kendimi uzun süreli huzurlu hissedemiyordum ve tebdili mekânda ferahlık vardır geleneğine sıkıca tutunuyordum.  Bina gibi, araç ya da mobilya gibi nesnelere karşı en ufak bir duygusal bağ geliştirmiyordum. Kanatlarından başka hiçbir şeyi olmayan göçmen kuşlar gibiydim. Bu halimle de çevremde oldukça ilgi çekiyordum. Ya bu ilgiden ya da sıra dışı biri olduğum düşüncesinden bir tür haz duyuyordum.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı images-1-1.jpg

Modern mimari hoşuma gitmediği için daima vintage denen eski tip evleri tercih ediyordum ki bu tercihim bugüne kadar değişmedi. O evlerin genellikle kilerleri olurdu ki beni en çok çeken de o kilerlerde bulduğum hazinelerdi. Nedenini bilmiyorum ama insanların, bir evden ayrılırken yanlarında götürmeyi gereksiz buldukları, geride bıraktıkları eşyalar arasında en çok rastladıklarım kitaplardı. Kitap ki benim için en değerli hazinedir. Bazı evlerde bir iki tane değil, koliler dolusu kitap bulmuştum. Türkçe dışında Almanca, İngilizce, Fransızca kitaplarım oldu bu sayede. Her biri en az elli yıl öncesinde basılmış kitaplardı üstelik. Aralarında en az yüz yaşında, Osmanlıca bir coğrafya kitabı bile vardı. Kalın, baskı kapaklı, sayfa kenarları altın varaklı olan bir kitaptı. O yıl taşındığım evin kilerindeyse yalnızca bir kutu vardı ve içine tek bir kitabı bile sığdıramayacak boyuttaydı. Hayal kırıklığı her ne kadar içimdeki kâşif ruhuma dokunmuş olsa da önyargılı olmak istemiyordum. Kutuyu alıp balkona çıkarttım. Önlem gereği bunu her zaman yapardım. Hani içinde yuvalanmış böcekler varsa evin içine dağılmasınlar, doğruca ait oldukları yere, yani açık havada neresi olursa oraya kaçışsınlar diye yapıyordum bunu. Kutunun içinden beyaz bir tülbent, uzunca, yaklaşık bir metre boyunda, kırmızı renkte, geniş bir kurdele ve bir paket de kına çıktı. Tahminime göre evin önceki sakini, gittiği bir kına gecesinden getirmişti bunları.  Bulduğum kına paketini açıp evvela güzelce kokladım. Birden, yıllar önce kendi gittiğim kına gecelerinin, köy düğünlerinin anıları üşüştü belleğime. En son gördüğüm kınadan sonra çok uzun bir zaman geçmişti. “Neden,” dedim kendime, “neden daha önce aklıma gelmedi?” Oysa ne güzeldi köy kızlarının kınalı elleri. Sanırım çalıştığım için, işyerine kınalı ellerle gidemeyeceğimi düşünüp kendi elime hiç sürmemiştim.

Artık emekli olduğuma göre ellerime kına yakmamın bir sakıncası kalmamıştı. EY ÖZGÜRLÜK! Annemden aldığım tarife göre daha aynı gün kınayı bir kaba boşalttım. Üzerine ılık çay, biraz badem yağı ve ılık su ekledim. Ortaya evlere şenlik bir bulamaç çıktı. Kahverengiden siyaha kaçan, yoğun kokulu, nahoş görünüşlü bir bulamaçtı. O bulamacı ellerime sürmesi için kızımdan yardım istedim.

Kızım bulamacı düzgün bir şekilde, yani yusyuvarlak biçimde avuç içlerime sürdükten sonra eline giydiği plastik eldiveni çıkarmadan, dikkatlice üzerlerini birer parça muşambayla örttü. Köy geleneğinde üzeri örtülü kınalı eller birer tülbentle iyice sarılıp sarmalanır. Kızım da o tülbendi yırtıp ikiye böldü ve ellerimi güzelce bohçalayıp sardı. Sonra epey sıkıcı bir süreç başladı: beklemek! Google, bir buçuk saat beklemenin yeterli olduğunu söylüyordu ama töreye göre geceden yakılan kına, en erken ertesi sabah yıkanmalıydı. Ben Google’in sözünü dinledim çünkü saat henüz öğle vaktini gösteriyordu. Beklerken tülbent içine paketlenmiş ellerimle, usta bir cambaz gibi sigara içmeyi de başardım. Aferin bana!

Neyse bir buçuk saat bekledikten sonra büyük bir heyecanla lavaboya koştum. Ellerimi yıkarken burnuma gelen kına kokusuyla kendimi gerçekten de köy yerinde gibi hissettim. En azından kısa bir süre…

1.Gün:
“Kızım kınayı daire şeklinde sürmek için o kadar da uğraştı ama o elimin her yerine yayılmış. Yine de bir bakıma güzel görünüyor bence. Bakalım kınalı eller klavyeye yakışacak mı?”
2.Gün:
“Keşke sigara içmeseydim. Kına tırnaklarımın içine kadar bulaşmış. Hiç şık değil!”
3.Gün:
“Dışarı çıkmam gerek. Ne olacak şimdi?”
4.Gün:
“Dün ellerimi fark eden herkesin bakışları değişti. Köylülere genellikle böyle yüksekten mi baktıklarını merak ediyorum. Zıkkım şey de tentürdiyot gibi ellerime yapıştı kaldı, bir türlü çıkmıyor. Üstelik hâlâ kokuyor!”
5.Gün:
“Önceki gün kent sakinlerinin beni köylü yerine koyması gücüme gitti. Hepsi ikiyüzlü, hepsi sahtekâr. Ben de ikiyüzlüyüm çünkü gücüme gitti, çünkü utandım. Neyse, şu ellerimi çamaşır suyuna batırsam da mı ovalasam, ne etsem bilemiyorum. İğrenç insanlar iğrenç olduklarını anlayınca nereye sığınırlar?”

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı images-3.jpg

Küçük bir paket kınanın bana bu kadar etkileyici bir ders vereceği hiç aklıma gelmemişti. Ben kına deneyiyle kendi içimde yuvalanmış olan ikiyüzlülükle yüzleşmiştim. Aynı günlerde büyük dayımın kızı da benzer bir yüzleşme yaşamıştı. O günlerde hayatının akışı alt üst olmuş, iki çocuğuyla işsiz, parasız ve en önemlisi, evsiz kalmıştı. Öylece ortada kaldığını öğrenince milyarder küçük dayım amcası olarak üzerine düşen görevi yerine getirmiş ve onu sahip olduğu sayısız konutlarından birine yerleştirmişti ama bir koşulla: başını örtecekti! Benim dayıkızı, sülalenin üniversite okumuş çok az üyesinden biridir. Diğer kuzenler liseyi güç bela bitirebilmiş, hatta bazıları ilkokuldan sonra hiç okul yüzü görmemiştir. Oysa dayıkızı bir sanatçıdır. Köseleden tepsiler, çantalar ve buna benzer eşyalar üretir. Onları nakış nakış işler ve dünyadaki çeşitli tasarım firmalarına örnek model olarak satar. Ne yazık ki o günlerde yalnızca cebindeki diplomasıyla ortada kalmıştı. Çalışabilmesi için bir mekâna ihtiyacı vardı. O nedenle küçük dayımın koşulunu kabul etmek zorunda kalmıştı. Ne olmuşsa o zaman olmuştu…

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 59b55b4661361f1a343f264f.jpg

Tesettürlü haliyle sokağa adımını ilk attığı anda, onun da gözündeki perde inmiş, insanların o nahoş, o aşağılayıcı bakışlarıyla karşı karşıya gelmişti. Ben ellerime bulaşan kınadan kurtulmaya çalışmıştım, dayıkızıysa benim gibi yapmadı. Aksine o başındaki örtüye kararlı bir biçimde sarıldı. Bugün başı hâlâ örtülüdür. Onu pek çok sergiye kabul etmediler, kabul edildiği sergilerde de onu genellikle en kötü en elverişsiz yerlere layık gördüler. Hemen hiçbir firmayla iş görüşmesi yapmasına olanak vermediler. Buna karşın, kendi elleriyle, kendi tırnaklarıyla kazıyarak yaşam standardını belli bir seviyeye yükseltmeyi başardı. Artık kendi evinde yaşıyor, küçük dayımın konutunda bir sığıntı değil. Yakına kadar çok güzel bir de atölyesi vardı ama pandemi onu da etkilemişe benziyor. Şu günlerde evinin bir odasını atölye olarak kullanıyor. Sırf başörtüsü yüzünden ona konan engeller olmasaydı bugün belki daha iyi bir konumda olacaktı ama olsun, yine de herkesin kolayla başaramayacağını başardı: kendi hayatını ve kendi geleceğini yarattı, üstelik kendi seçtiği, severek yaptığı bir işle.  

Ülkenin gündemi beni üzüyor mu, elbette üzüyor. Halk arasında yaşanan tüm bu kutuplaşmalar, ötekileştirmeler, dışlamalar kimi üzmez ki? Öfke ve nefret kimi insanlıktan çıkartmaz ki? Keşke daha en başında, köylüye, fakire, başörtülüye ve elbette etnik kökenleri bizimle aynı olmayan halklara karşı bu derece acımasız, bu derece önyargılı ve anlayışsız olmasaydık. Bir yanda ekonomik belirsizlik, bir yanda savaş çığlıkları ve salgın hastalıklarla, ölümle yüz yüze gelmiş, adeta kapana kısılmış durumdayız ve benim tek bir dileğim var, başımıza gelenler, daha gelecek olanların habercisi olmasın. Tüm bunlarınsa tek bir müsebbibi var: kibrimiz.

Bu günlerde ellerime yine kına yakasım var hem de öyle avuç içine yuvarlacık bir biçim değil, tüm avuç içini ve parmaklarımı da kapsayacak şekilde, özellikle de tırnaklarımı ve çok iyi biliyorum ki bu kez kimse beni utandıramayacak. Ben değiştim, artık kendi kendimin yabancısı değilim çünkü kendime başkalarının gözünden bakmayı bıraktım. Sen de değişmek istemez misin? Haydi öyleyse, kına yak!

Zerrin Oktay

zerrinoktay.bodrum@gmail.com

ETİKETLER:
YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.