DOLAR 9,5846
EURO 11,1432
ALTIN 556,31
BIST 1.493
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Muğla 20°C
Parçalı Bulutlu
Muğla
20°C
Parçalı Bulutlu
Çar 20°C
Per 21°C
Cum 18°C
Cts 16°C

Elde var Güvercinlik

Üç yıl boyunca Turgutreis’teki kasaba hayatından sonra kentliliğin tüm pasını atmış ve artık daha da tenha bir yerde yaşamaya hazırdım.

Turgutreis’in benim için, İstanbul’daki kent hayatından sonra iyi bir ara durak olduğunun zaten farkındaydım. Kentte ne yapsam, nereye gitsem hatta hangi yöne dönsem kendimi akıl almaz bir insan güruhu içinde buluyor ve kalabalıklardan bunalıyordum. Giderek daha çok boğulduğumu hissetmeye başladığımdaysa artık iyiden iyiye eve kapanmış, son birkaç yılımı neredeyse hiç evden çıkmadan geçirmiştim. Bu bakımdan kasaba hayatı benim için adeta bir dönüm noktası oldu. 

Turgutreis’te ilk on günümü İstanbul’daki Hisar çevremden, yani gençlik yıllarındaki çevremden bir arkadaşın evinde geçirdim. Kendisi cana yakın ve sevecen biriydi. Bununla birlikte hiç sevmediğim, buyurgan bir yönü vardı. Bana Bodrum’u sevdirmeyi kafasına koymuş, beni bu nedenle her gün civar çevreyi gezdirmek için zorluyordu. Zorluyordu derken abartmıyorum. Evden çıkmak istemediğimi söyleyecek olsam kolumdan tutup sürükleyerek dışarıya çıkartacağından hiç kuşkum yoktu. Önce Turgutreis’i gezdirdi. Pazar yeri, sahil, lokantalar, eczaneler derken, kasabayı iyice tanıttıktan sonra civardaki yerleşim yerlerine götürmeye başladı. Gümbet, Gümüşlük ve şu anda hatırlamadığım birkaç yeri daha gezdik. Bu, hiç sevmediğim, ısrarcı ve dediğim dedik huyundan dolayı kendisine teşekkür borçluyum. O olmasaydı kentteki inziva eğilimini o kadar da kolay atamayabilirdim üzerimden. 

Her ne kadar Turgutreis yazılarım bir tür kent yaşamına veda anlamına geliyor ve kendi içinde bir hesaplaşma barındırıyorduysa da bu kez hislerim tam olarak aynı değil. Bir tek şunu biliyorum: günün birinde – belki birkaç yıl sonra – Güvercinlik yazılarım da biterse bilinmelidir ki ücra bir Anadolu kırsalına (bu bir derenin yanı olabilir), sonrasında da dağ başına ve elbette yine tek kişilik bir hayata doğru göçümü sürdürebilirim. Vaktiyle ‘dağdan inmiş şehre’ diye bir söz duymuştum, benimkisi de belki kademeli olarak tam tersini yapmaktır. 

Güvercinlik hakkındaki ilk izlenimlerimi anlatmaya başlamadan önce son olarak üstünde durmak istediğim önemli bir nokta var. Daha önce Turgutreis’te yaşıyordum ancak İstanbul’da evim vardı. Şimdi de Güvercinlik’te yaşıyorum ancak bu kez de Turgutreis’te evim var. Buna karşın arada çok büyük birtakım farklılıklar da var. Diyeceğim o ki ayrılıkların ikisi aynı değil. İstanbul’dan ayrılırken geride o ev dışında kendimden hiçbir iz bırakmamıştım. Anılarımı bile yakıp ayrılmıştım o kentten. Oysa Güvercinlik’e göç ederken benzer bir kopuş hissetmedim. Bir ayağımın orada kalacağı düşüncesiyle, aynı kentin, alt tarafı iki aktarmalı ulaşım mesafesinde kalan başka bir yerleşim yerine taşınıyordum ve bu gidişin bir dönüşü illa ki mümkündü. Zaten Bodrum’a taşındığım günden bu yana fırsat buldukça Güvercinlik’e giderdim. 

Daha ilk başta kaleme aldığım yazıda, Bodrum’a ilk yolculuğumu yaparken, otobüsün içinden geçtiği, çam ve zeytin ormanlarıyla çevrili o minik koya kurulmuş olan sahil köyünden söz etmiştim. O köye nasıl vurulduğumu, Bodrum Merkez’de yaşayan, yine Rumeli Hisarı çevremden olan başka bir dostuma,  “Buraya yirmi dakika mesafede bulunan bir yerden geçtim, ben orada yaşamak istiyorum.” dediğimi anlatmıştım. Bunun dışında, üç yıl süren kasaba hayatımda, Güvercinlik’te yaşayan, Facebook’tan tanıdığım bir dostumu da zaten her fırsatta ziyarete geliyordum. Dediğim gibi, hepsi alt tarafı iki aktarmaydı. İstanbul’da anneme giderken bile dört aktarma yapmam gerekiyordu. 

Burada küçük bir ev kiraladım. Ev yamaçta olduğu için zemini düz değil. Şu anda oturduğum oturma odasından koridora geçmek için bir basamak çıkmam gerekiyor. Sonra koridordan yine bir basamak çıkarak banyoya girebiliyorum. İnşaat aşamasında, kayaları parçalamak yerine zeminin doğasına uyum sağlamışlar. Bunun dışında hem yatak odasında hem de mutfakta garip çıkıntılar var. Hem yalnızca zeminde değil, duvarlarda da var bu çıkıntılardan. Tümünü kaplama malzemeleriyle örtmüşler ama çıkıntılar orada, yerli yerinde kalmış. Bu bana oldukça komik geliyor. Evin içinde koşacak olsam, bu tam anlamıyla engelli koşu klasmanına girerdi, bundan eminim. Neyse ki ev koşmaya elverişli boyutta değil. Hatta öyle küçük ki sağa sola dönerken bir yerlere çarpmamak için özel bir dikkat harcamam gerekiyor. Aslında bundan hiç ama hiç şikâyetçi değilim. Belki de hep hayalini kurduğum ama sıkça biçim değiştiren ‘kutu gibi ev’ budur. Ülke genelinde yine sokağa çıkma yasakları başladı ve herkes önceki süreçten deneyimli olduğu için daha şimdiden sıkılmaya başlamış durumda. Oysa benim keyfim yerinde ve kutu gibi evimde mutlu mesut yaşıyorum. 

Son birkaç ayı saymazsak, Turgutreis’te edindiğim rutin beni mutlu ediyordu. Buna göre, her sabah kalkıp duşumu alıyor ve kendimi sokağa atıyordum. Geç saatlerde uykum gelene kadar da eve bir daha uğramıyordum. Bu bakımdan en çılgın sokak kedilerini bile hayrete düşürmüş olabilirim. Sonrasında geçirdiğim bir rahatsızlık nedeniyle bu alışkanlığıma ara vermek zorunda kalmıştım. Güvercinlik’e taşınmam da tam o zamana denk geldi. Aslında bu köye yerleşir yerleşmez eski rutinime geri dönmeyi planlamıştım. Ne ki araya Corona salgını girdi. Bu ölümcül salgın yüzünden şimdilik sefasını sürdüremiyorum bu köyün ama o bana, kapalı kaldığım evimde kendimi iyi hissetmem için her türlü destek oluyor. Uyandığımda beni önce, penceremden ve limon ağaçlarının arasından gördüğüm deniz selamlıyor. Gerçi balkondan denizi ne yazık ki göremiyorum çünkü sokağın diğer yanında manzarayı tümüyle kapatan başka bir ev var. Olsun, taparcasına sevdiğim denizin hemen oracıkta olduğunu bilmek de yetiyor aslında. Hem zaten uzak değiliz birbirimize. Sahil yirmi ya da otuz adım ilerimde başlıyor ve sokağa çıkma yasağı aramızdaki tek engel bu aralar. 

Güvercinlik köyü beni yalnızca manzarasıyla değil, aynı zamanda sesleriyle de mutlu ediyor. Turgutreis’te yaşadığım barlar sokağından sonra buradaki her ses bana cennet gibi geliyor. Daha önce barlar sokağında yaşamış olanlar ya da halen yaşayanlar iyi bilir. Adı üstündedir, barlar sokağı! Her ne kadar kulağa hoş gelse de öyle bir sokakta yaşamak aslında hiç hoş değildir. Çünkü tüm barlar günün aynı saatlerinde ve hep birlikte, canlı ya da cansız müzik yayını yapıyorlar. Müşterileri çekeceği düşüncesiyle de birbirlerini müziğin sesini açarak bastırmaya, öne çıkmaya çalışıyorlar. Sonunda sesler o kadar çok açılıyor ki insanlar evlerinde, bırakın birbirlerini, kendi seslerini bile duyamaz hale geliyor. Elbette çalınan müzik tamamen birbirinden bağlantısız oluyor. Bir bar yerli turistlere arabesk müzik yayınlarken diğeri yabancı turistlere hizmet ediyor ve tüm sesler birbirine karışıyor. Sir Elton John’dan Metallica’ya, Bülent Ortaçgil’den Kibariye’ye karışan korkunç bir kakafoni oluşuyor. Bu köyde de sesler birbirine karışıyor: martı ve horoz sesleri, kimi zaman bir kedinin ince telden miyavlaması gibi. 

Şu anda gökyüzünde kırlangıçlar uçuyor. Kırlangıçlar yağmur habercisidir. Demek ki birazdan yüklü bir bulut, çay sefası yaparken bana eşlik edecek. Sahi anlatmış mıydım, Turgutreis’te balkona çıkarken yanıma ayaklı bir vantilatör alıyordum. Rüzgârıyla ünlü kasabanın en rüzgâr almaz evini seçmiş olmalıyım. Ne ki burası hem rüzgâr alıyor hem de balkonun üzerine yaptırdıkları pergola sayesinde, yağmur yağsa da ıslanmadan balkonda oturmaya devam edebiliyorum. 

Şimdilik bu kadar sevgili dostlar. Horozlar sustu, martıları dinlemeye devam. Hoş kalın ve dikkatli olun, salgından sonra yoklama yapacağım ona göre. 

Zerrin Oktay

zerrinoktay.bodrum@gmail.com

YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.