DOLAR 8,5776
EURO 10,1384
ALTIN 499,06
BIST 1.352
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Muğla 37°C
Sıcak
Muğla
37°C
Sıcak
Sal 38°C
Çar 39°C
Per 41°C
Cum 40°C
Blog İstatistikleri
  • 437.915 tıklama

SESİMİZ ÇATALLAŞMAMALI…

Çoğu zaman neyin söylendiğinden ziyade, nasıl söylendiği ön plana çıkar. İnsanlık ve üstünde sadece nefes alıp, vermekle yetinmediğimiz bu bereketli topraklar da böylesi bir öne çıkışın en azından dönem tanıklığını yapmakta sanırım. 

Haksızlığın gemi azıya aldığı koşullarda karşı-şiddetin dili tepki olarak açığa çıkar. Ve bu dilin kemiğinin kırılma sürecinde de küfür, argo, saygısızlık, hakaret hayatın boşluğuna leke olarak düşer. Haksızlığa uğrayan taraf geliştirdiği bu kirli dil ve tutuma gerekçe olarak şunu dillendirir çoğu kez: “O yapıyor. Bana da bunu yapma hakkı hasıl olmuştur.” Oysa gerçeklik hiç de bunu yansıtmıyor. Tarih karşıtının yöntemlerini kullanan mağdurların, zamanla karşıtına dönüşmesinin sayısız örnekleri ile kararmıştır. Ve o mağdurlar haksızlığa uğramışlıklarını ortadan kaldırdığında, bu kez kendi mağdurlarını yaratırlar. Yani hayat arınmış, dezenfekte olmuyor. Mağdurlar ve mağdur olanlar değişiyor.

 Mantık aynıdır. “Ben mağdur oldum. O halde benim de mağdur etme hakkım vardır.” İşte karşıtına dönüşmenin pik noktası da bu olsa gerek. Nefret, hakaret ve şiddet söylemi ağıza dolanmış etin siniri gibidir. Çok fazla ağızda dolandırılma şansı yok o sinirin. Ya atacaksın, ya da yutacaksın. Şiddet şiddetle, karanlık karanlıkla, nefret nefretle yok edilemez. Sevgi, barış, ışık hayata tutunulacak yegane yeşil daldır. 

KÖTÜ SÖZ SAHİBİNE AİTTİR.  

Ne zaman ki; bir odak nefret, hakaret dilini öne çıkarmaya başlamış ise o zaman tükenmeye başlamış demektir. Hitler gerçekleştirdiği Yahudi katliamı için, “3 milyon bağımlıyı öldürmekten mutluyum. Bütün Yahudi pisliklerini öldürmediğim için bana küfredeceksiniz. Öldürmediğim her Yahudi içinde ayrı, ayrı küfredeceksiniz” sözlerini sarf ederken kendi tükenişinin de başlangıcına işaret ediyordu. Ve dikkat edilmesi gereken ırkçılık ile küfür ve hakaret alabildiğine iç içe geçmiştir Hitler’in son perdelerini oynadığı süreçte. Diktatörlük ile mücadelede adaletli bir dünyayı hayal ve talep edenlerin öfke, nefret ve hakaret diline her sarılışı karanlığa kan pompalar. Diktatörler zaten karşıtlarını sevgi ve barış topraklarından çekip bataklıkta karşılamak isterler. Diktanın karşıtı ne kadar temiz olursa olsun sonuçta bir biçimde çekilmiş olduğu bataklığın çamuruna bulaşmış olacaktır. Karşıtının yöntemini ve söylemini benimseyen sonuçta karşıtına dönüşür. Ve karşıtı ile arasındaki makası kapatır. Onunla benzeşir. Kötü sözün sahibi nihayetinde ona da hükmeder. Çünkü kötülüğe karşı iyiliği isteyen artık özünü lekelemiştir. İyiliğini yitirmiş ve kötüleşmiştir. Oysa o tuzağa düşmeyip hakaret, öfke, nefret dilinden uzak kalabilseydi ve karanlığı bataklıkta yalnız bırakabilseydi, onun dalı olmasaydı zaten karşıtı kendi karanlığında batacaktı. Tarihin çöplüğünde hak ettiği yerini alacaktı. 

“SEVİNCİN ÜRÜNÜDÜR İNSAN, NEFRETİN DEĞİL…”

Demek değildir ki; zulmün önünde eğilmek gerek. Ya da bir yanağımıza tokadı yedik. Elbette öbür yanağımızı da ikinci tokat için elbet uzatmayacağız. Şair Ataol Behranoğlu, Kızına Öğütünde der ya; “ Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım/Sevincin ürünüdür insan, nefretin değil kızım/Zulmün önünde dimdik tut onurunu/Sevginin önünde eğil kızım.” Evet elbette yolu gökkuşağının altından, sevgiden, aydınlanmadan, iyilikten geçenler de; eğilmez değil. Ama bir çocuğun başını okşarken, ırmağın soğuk suyunu kana kana içerken, çiçeği koklarken… Asla zulmün önünde değildir bu eğilmeler. Hitler: “Düşmanınızı şaşırtarak, terör, sabotaj ve suikast ile demoralize edin, tahrik edin… Geleceğin savaşı budur” der. Onun günümüzdeki takipçileri bu tavsiyeye uymakta hiçbir sorun yaşamıyorlar. Ta ki; düşman bellediklerini kendi nefret, öfke ve hakaret söylemine çekene dek. Haksızlık karşısında susmayanlar; yaşamın, barışın, sevginin, aydınlığın rotasından şaşmadığında ya da çekilmek istendikleri bataklığa yönelmediğinde dilsiz şeytanın dengeleri ve uğursuz planları alt-üst olur. Ateş çemberinin ortasındaki akrep misali kendisini sokar, kendi zehrinde yok olur. Kendisini yok eden Hitler misali…

“BODRUM KARŞITINA DÖNÜŞMEDİĞİ İÇİN KAZANDI.”

Bodrum karanlığın ve yağmacılığın her anlamda önemli hedeflerinden birisi olagelmiştir. Muhafazakar iç ve daha gerisindeki Anadolu insanına yönelik faaliyette, propagandif bir obje olarak kullanılmıştır. Bodrum’un tercihleri üzerinden oynanmaya çalışılmıştır. Tesettürlü otel v.s. dayatmaları tutmadı. Ama burada tahrik ön planda idi. “Tesettürlüler Bodrum’da mağdur ediliyor” algısı yaratılmaya çalışıldı. Ama bu provakasyon tutmadı. Sonra külliyen niyetin belli olduğu Külliye girişimi… O da aydınlanmanın ışık düşürdüğü bu bereketli topraklar üzerinde, kağıt üzerinde kaldı. Gezi Direnişi sürecinin Ramazan ayına denk gelen zaman diliminde: “Geziciler şu anda Bodrum’da yatlarda içki içiyorlar” dendi. Balık çiftlikleri yağmasına dur dendiği süreçte; “Bodrumlu çevreciler, Bodrumlu çevreciler siz çevreden ne anlarsınız? Çevrecinin daniskası benim” dendi. Hem imar yetkileri Ankara’ya alınıp, oradan ucube inşaatlara yol verilip, sonrada buraya gelinip: “Bodrum’daki binalar denize dökülüyor” dendi. Yani bir anlamda binayı içeriden ateşe veren, dışarı çıkıp; “Yangın var” diye feryat figan etmeye kalktı. Bodrum üzerindeki tahrik ve oyunları saymaya kalksak; buradan arşa yol olur. 

Bodrum kendisine dayatılan “İmar Planı görünümlü İdam Fermanı” karşısında dahi sesini çatallaştırmadı. O fermanı; içine bir tutamda sevgi, hoşgörü ve begonvil koyarak gerisin geriye yazanın eline tutuşturdu. Bodrumlu tüm bunlara gülüp geçti. Nefrete nefretle, hakarete hakaretle karşı koymadı. Çöketmeli Halil’in Çakır Gözlü Gülsüme olan sevgisiyle, Bodrum Hakimi Mefaret Hanımın adaletiyle, Balıkçı’nın Aganta Burina Burinata’sı ile, hemşehrisi Heredot’un barış tutkusu ile, rengarenk begonvilleriyle durdu zulmün, yağmanın, tahrikkar hakaret söyleminin karşısında. Bu yüzdendir ki; Bodrum hep aydınlık kaldı. Balıkçı’nın dediği gibi: “Roma ne kadar ölünesi kaldıysa, Bodrum da o denli yaşanası…” Ve o yüzden başka Bodrum yok.    

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.