DOLAR 8,6580
EURO 10,1795
ALTIN 488,66
BIST 1.419
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Muğla 34°C
Az Bulutlu
Muğla
34°C
Az Bulutlu
Pts 32°C
Sal 34°C
Çar 31°C
Per 30°C

“Gazetemize yazı yazsana”

03.01.2021
185
A+
A-

Elinizdeki/önünüzdeki Bodrum Yerel Haber’in yöneticisi sevgili dostum Yüksel (Ünver), deniz kenarında çay-kahve içme zevkini yaşamaya geldikçe köyümüze, sohbet arasına mutlaka “gazetemize yazı yazsana” cümlesini sıkıştırıyordu epeydir.

Bundan iki ya da üç yıl önce Bodrum’daki imarsızlık, kaçak inşaatlar, doğa tahribatı, ağaç kesimi ile ilgili bir yazı yazmıştım gazetesine. Hafızam beni yanıltmıyorsa, manşeti ‘Bodrum, Bodrum’ idi. O yazı daha sonra sol eğilimli ulusal gazetelerinden birinde de çıkmıştı, ardından başım hukukî belalardan kurtulamamıştı. Sırf Yüksel’in baskısından ‘yırtabilmek’ için başka, üstelik hepsi de benden daha güzel yazar-çizer dostlarımı tanıştırdıydım, yetinemedi, hâlâ yazı istiyor benden. Sonunda teslim oldum ve işte bu da teslimiyetimin ilk yazısı; bir anı: 

Yıl 1978, aylardan sanırım Mart; ‘hızlı devrimcilik’dönemim. Baba evine pek uğradığım yok; daha doğrusu benim açımdan pek akıllıca da değil zaten! Sadece subay emeklisi babamın evde olmadığı saatleri kovalayıp annemi ve kardeşlerimi görmeye gidiyorum arada sırada. Dolayısıyla param da yok; kaynağım da. Bu yüzden üniversiteden bir sınıf arkadaşımla, pazarlarda bir şeyler satıyoruz.  Gün geldi, İstanbul’un semt pazarlarını falan bıraktık, Trakya’daki, Ege’deki pazarlarda tezgâh açıyoruz artık. Bir keresinde de İzmir’e gideceğiz; oralı bir arkadaşımız çok övdüydü semtinin pazarını. Elimizde ucuza düşürdüğümüz bir dolu biblo var. 

Aktarmalı da olsa, tren gidiyordu o zamanlar İzmir’e. Doluymuş görüntüsü vermek için koridora bakan storlarını indirip kendimize tahsis ettiğimiz ve sigara dumanıyla göz gözü görmez hale getirdiğimiz kompartımanda, üst ranzalara uzanıp pencereden ovaları, tarlaları, şeytan masalarını, dereleri, ormanları seyrede seyrede nefis bir yolculuk yaptık Aydın’a kadar. Sabaha karşı 4 civarında Aydın’daydık. Aktarılacağımız tren 5 gibi gelecekmiş. Ama bir kuru soğuk ayaz var ki bugün bile sırtım ürperir hatırladıkça. Bakındık çevreye, bir sabahçı kahvesi bulduk. Çin feneri gibi şeylerle aydınlanmış bahçesi istasyonun ucuna dayanıyordu. İçeride, sobanın başında uyuklayan, beli iki büklüm, yaşlı bir amcadan başka kimse yok. Kahveci amca bize bir çay demledi ki, geçtim o güne kadarını, bugüne kadar içtiğim en güzel çaydı. Sonra çay demleme sırrını anlattı bize. Çok keyifli olduğum ya da itibarlı misafirim falan geldiğinde eve, o usulle demlerim çayı o gündür bugündür.

Her neyse, tam içimiz ısınmıştı ki bineceğimiz tren geldi, veda ettik Amca’ya. Yük vagonundaki devasa kolimizi zaten aktarmışlar bu trene. Biz, iki arkadaş, vagona girdiğimizde fena halde afalladım. İçerisi, Jim Jarmush’un Dead Man filminin başında, kentli muhasebeci Jonny Depp’in vahşi batıya yolculuk yaptığı vagonun aynısı adeta. Hani şu, farklı bir tecrübeye savrulmak adına yaşadığı toprakları terk edip, bilmediği bir yerde yeni bir hayata atılmaya karar veren mızmız William Blake karakteri, yanında, önünde, arkasında oturan ve gözleri üstündeki ekose takım elbise ve melon şapkaya kilitlenmiş sert kovboy tipleri arasındayken bünyesinde nasıl bir şaşkınlık fırtınası, nasıl bir yabancılık hissi yaşıyorduysa, işte ilk başlarda ben de aynı ruh halindeydim. 

Mum ışığı kadar ölgün bir ışık yanıyor. Hatta bir yanıyor, bir sönüyor. Sanki yolda Kızılderili bölgesinden geçmiş de tren, saldırıya uğramış gibi; okların delikleri duruyor koltuk vinilekslerinde ve uyduruk duvar kaplamalarında, adeta. İçeride olağanın ötesinde ağır bir hava asılı; öyle ki istesem elimle tutabilirim! Aralarda tavuklar gıdaklıyor; hatta bir ara hindi ve keçi gördüğüme bile yemin edebilirim. Üstat Neşet Günal’ın, çökük göz çukurları içinden hüzünlü hüzünlü bakan iri bedenli Anadolu insanlarını yansıttığı tablolarından fırlamış kocaman nasırlı elli, bumburuşuk esmer yüzlü, derileri çatlak ayaklarını kıçlarının altına devirmiş köylüler; sümüklerini yalayan dünya tatlısı çocuklar; analarının kucaklarında uyuyan bebeler… Kadıköy kökenli bir küçük burjuva ‘solcusu’ olarak bambaşka bir dünyaya adım atmış gibiyim. Her şey yabancı bana… Yanımdaki arkadaşım Halit ise, köy çocuğu olarak, onlardan zaten. Emmi oğullarıymış gibi, hemen ahbaplık kurdu yolcularla; ben de sebeplendim… Birkaç saat sonra bir kumpanya grubu olmuştuk sanki. 

Sonunda İzmir Garı’nda inleyerek durdu tren. İnerken yaşadığımız hengâme, başka bir hengâmeydi. Herkes pazara gidiyordu zaten; İzmir’in en büyük pazarına. Kolimizi almak üzere yük vagonuna yürürken biz, arkamızdan sesleniyorlardı: ‘Üniversiteliler, Allah’a emanet olun!’  

YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.