DOLAR 8,1550
EURO 9,7089
ALTIN 457,33
BIST 1.393
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Muğla 12°C
Parçalı Bulutlu
Muğla
12°C
Parçalı Bulutlu
Paz 15°C
Pts 18°C
Sal 19°C
Çar 17°C

Zerrin Oktay Yazdı : Sahte Umutlar

Bunu herkes anlayamaz. Yalnızca içindeki gurbetle tanışmış olanlar bilir, hem de iyi bilirler. Bir kez kendimizi evimizde gibi hissetmeye görelim, ülkenin tüm yüzölçümü, sınırlar, hatta sınırların ötesi de evimiz, yurdumuz gibi gelmez artık.

Sahte Umutlar

Nereye gidersek gidelim, o yabancılık, o ötekilik hep bizimle gelir. O duygu kendini gölgemize ekler de hiç ayrılmaz yanımızdan. İnsan gölgesinden ne zaman kurtulabiliyor ki? Ancak karanlıkta bu mümkün oluyor. Çoğu yazar da tam bu sebeple, kalemi elinde hazır, yazmak için hep karanlığı bekler. Güneşin, evrenin, bastığımız zeminin gerçek olduğunu biliriz. Ne ki güneş bile ışığını doğrudan yansıtmaz bize. Üstelik bunun tek sorumlusu ozon tabakası da değildir, sistemlerin kalın duvarları da etkiler bize yolladığı ışığını ve yaşamlarımız, algılarımız, umutlarımız sahteleşir. Gerçek renklerimizi ve sözcüklerimizi bir tek karanlığın içinde buluruz. 

Bir yazar tanıyorum, adı Murat Tuncel. Bugüne kadar sayısını bilemediğim kadar çok kitabını okudum. O büyük bir yazar. Kendisiyle ne zaman karşılaşsam, Dustin Hoffman’ı sevgiyle anarak içimden hemen “Küçük Dev Adam” derim. Bir zamanlar büyük usta Rahmaninov’un elinin heykelini görmüştüm. Öyle görkemli, öyle büyüktü ki piyanonun tuşları ona ister istemez boyun eğiyor olmalıydılar. Murat Tuncel’in kalemi de işte tıpkı öyle boyun eğiyor, sözcükleri ölesiye bağlılıkla akıp sıralanıyor olmalı kâğıdın üstüne. 

Murat Tuncel bir öğretmen, bir baba, bir eş, bir gazeteci, bir yazar ve inanılmaz bir roman ustasıdır. Romanları sayısız dünya diline çevrilmiş, kitapları gezegenin farklı yerlerinde, farklı ülkelerin kitapçı ve okur raflarında yerlerini bulmuştur. Her ne kadar kendisi de kitapları gibi bir dünya gezgini olmasa bile, o sonuçta bir gurbetçidir. Gurbetin tanımını ondan daha iyi yapabilecek biri var mıdır? 

Hollanda’da yayınlanan Kara Zambak dergisinde şair Ali Şerik’in Murat Tuncel ile yaptığı söyleşiden öğrendiğime göre Sahte Umutlar (Valse Hoop) Hollanda’da üç baskı yapmış. Birinci baskısını okuyan bir grup Hollandalı okuyucu, iki meclisteki senatör ve milletvekili sayısı kadar kitap satın alarak meclise götürüp hediye etmişler. Hediye ederken de milletvekilleri ve senatörlere; “Bu kitabı okursanız hem yabancılara bakış açınızın değişeceğine, hem de yabancılar yasasını değiştireceğinize inanıyoruz.“ diye dileklerini dile getirmişler.

Romanın çok sayıda kahramanı var ve hepsi de çalışmak için Hollanda’nın belli bir kentinde bir araya gelmiş olan Türklerden oluşuyor. Aynı kente, birbirlerinden farklı zamanlarda gelmiş ve bir araya toplanmışlar. Dolayısıyla kimilerinin unutmaya çalıştıkları yıllar kimileri için yeni başlamış. Ortak sorunları oturum almaktan ziyade, o oturumu alabilmek için yıllarca beklemek zorunda kalmalarıdır. Elbette o süreci atlatabilmek için kaçak çalışmanın, dolayısıyla en düşük ücrete en ağır, en pis işleri yapmanın ve asla itiraz edememenin yarattığı ruhsal çöküşlere de sürükleniyorlar. İtiraz edemezler çünkü alacakları yanıtı çok iyi biliyorlar: “Yarın artık gelme.” 

Bu yanıt aç kalmakla, kirasını ödeyemeyecekleri için tuttukları odalarından atılmakla, sokağa düşmekle, tutuklanıp derdest edilerek Türkiye’ye geri gönderilmekle eş anlamlı neredeyse. O nedenle istenen her işi yapıyorlar. İlk zamanlar, oturum almanın bu kadar uzun süreceğini bilemedikleri için ve umutları taptaze, sıcacık olduğundan sessiz kalıyorlar. Daha sonra da sessiz kaldıkları onca yılın, katlandıkları onca sıkıntının hatırına sessiz kalmaya devam ediyorlar. Oturum bekleyişleri devam ederken suçlu olmamalarına karşın, hepsi de birer suçlu gibi herkese ve her yere mesafeli durmaya çalışıyor. Çoğu, parası yetmediği için tek başına bir odada kalamıyor, o nedenle odalarını tanımadıkları insanlarla paylaşıyorlar. Özel günlerde, tenha saatlerde sokaklardan uzak durmaya özen gösteriyorlar. Polis kontrolüne yakalanırlarsa yine Türkiye’ye gönderileceklerini biliyorlar. Yaşamları, sabah erken kalkmak, işe gitmek, çalışmak, eve dönmek, uyumaktan ibaret. Oturum beklemek, polislerden kaçmak / kaçınmak ve bir gece olsun huzur içinde uyuyamamak da işin cabası. Gerek odalarını paylaştıkları insanlarla aralarında gelişen dostluklardan, gerekse çoğunlukla çalıştıkları bahçe işlerinde ellerine geçen üç beş kuruştan aldıkları cesaretle, ara sıra Türklerin işlettiği bir lokantaya ya da kafeye gidebiliyorlar. Elbette ikinci çayı sipariş ederken ceplerindeki kuruşların yetip yetmeyeceğini iyi hesaplamaları gerekiyor. 

Okur, yazarın kaleminden, tıpkı sevgi gibi korkunun da insanları birbirlerine sıkı sıkıya bağlayan bir güç olduğunu öğreniyor. Murat Tuncel yalnızca Türklerin Türklerle olan ilişkilerine değinmemiş. Hollandalı insanların Türklere bakış açılarını da ustaca kâğıda aktarmış. Özellikle de Hollanda polisinin genel olarak önyargılı yaklaşımlarını çok iyi betimlemiş. Öyle ki okura, ötekileştirmenin, ayrımcılığın sonunun ırkçılığa vardığını kemiklerine kadar hissettiriyor.

Kaleme aldığı her kahramanı için ayrı bölümler açmış. Öyle ki okurken her birini yakından tanımakla kalmıyor okur, aynı zamanda kendini birbirinden farklı kısa öykülerin içinde hissediyor. Sonra da aslında aynı kentte, aynı sorunları yaşayan kişilerin birbirleriyle kaynaşmalarına ve bu kez ortak öykülerde buluşmalarına tanık oluyor. 

Kaç Murat Tuncel var? Birini destansı tarihi romanlarından tanıyorum. Diğer Murat Tuncel’le henüz tanışmasam da bir fikrim var diyebilirim. O, eminim ki masalsı bir dille çocuklar için yazan, kurgulayan aynı kalemin ta kendisidir. Bir de işte Sahte Umutlar gibi kent yaşamlarını anlattığı gerçekçi romanları var ki o Murat Tuncel’i herkes mutlaka tanımalı. Beyoğlu’nun Çığlıkları’nı okurken de aynı hislere kapılmıştım ama Sahte Umutlar, hislerimde yanılmadığımın kanıtı oldu.

Ray Bradbury’nin yazdığı Fahrenheit 451 ya da George Orwell’in yazdığı 1984 gibi romanların dünya çapında olağanüstü beğeni aldığını biliyoruz. Ülkemizde de okuma oranı o kadar düşük olmasına karşın, sözünü ettiğim bu iki romanı, kitapseverler arasında neredeyse okumayan yoktur. Sahte Umutlar bilimkurgu değil, günümüz gerçeklerini anlatıyor ama sözünü ettiğim bilimkurgu romanlarıyla aynı tadı veriyor. O nedenle, özellikle belirttiğim bu iki yabancı romanı beğenen okurların, Hollandaca ve Farsçaya da çevrilmiş olan Sahte Umutlar’ı mutlaka okumalarını öneririm.

Bu kitabını da bir solukta okudum ve bir solukta içim kanadı, kurudu, taş oldu. Ötekileştirilmenin de ötekileşmenin de izlerini en derinlere kazıyıp bıraktı. Ellerin dert görmesin güzel insan, sen hep yazmalısın. 

Zerrin Oktay

zerrinoktay.bodrum@gmail.com

YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.