DOLAR 8,5219
EURO 10,1387
ALTIN 499,33
BIST 1.383
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Muğla 40°C
Sıcak
Muğla
40°C
Sıcak
Cum 40°C
Cts 40°C
Paz 41°C
Pts 41°C
Blog İstatistikleri
  • 438.250 tıklama

Covid-19’da spesifik bir mutasyon yaşanıyormuş!

Son araştırmalara göre, Covid-19’da spesifik bir mutasyon yaşanıyormuş. Bu mutasyon, kendine özgü şekli üzerindeki ‘diken’ sayısını 4-5 kat artırmış.

Bunlar da virüsün hücrelere daha kolay bağlanmasına imkân veriyor ve hücreleri enfekte etme yeteneğini artırıyormuş. Araştırmalar, yeni virüsün insan konaklarına uyum sağladıkça mutasyona uğradığını ve geliştiğini gösteriyordu zaten. Covid-19, 2003’deki SARS virüsünün mutasyonla değişmiş bir tipiydi. Şimdiyse, son mutasyon son derece baskın nitelikli. Öyle bir hastalık ki bu, böbreklere, kalp-damar sistemine, gözlere hasar veriyor. Ancak asıl solunum sistemini mahvediyor. Yani hastalığı asemptomatik atlatan hastada bile nefes alma kapasitesini minimum % 30 azaltıyor. Bu demek oluyor ki, pandemi sönümlendikten sonra dünya nüfusunun % 60’ından fazlasının kronik sağlık problemleri olacak. Solunum yetmezliğinin yanı sıra, az da olsa kör olanlar var. Ve kim bilir, daha neler var. Zaman gösterecek.

Bilgiler bu yöndeyken, bilgi saklayan; ‘Aman turizmi baltalamayalım’ zihniyetine sahip olan ve sosyal devlet bilinci olmayan insanlarca yönetilen ülkemizde, Brezilya gibi, Meksika gibi ipin ucunu çabuk bırakıp kapitalizmin şeytanî çağrısına uyan ve erkenden ve akıldışı normalleşmeye geçilen ülkelerde olduğu gibi ikinci dalga kritik eşiğe yükselmişti. Vaka sayılarında düşüş de birden bire hızlı bir artışa bırakmıştı yerini. 

Bu toplumun büyük bir çoğunluğunun sorgulama kapasitesi, 100 küsur yıllık eğitim sisteminin süngerleştirici ve dinin uyuşturucu etkisiyle hayli düşük. “Ama evde kalmaktan çok sıkıldıydık. Havalanmak bizim de hakkımız” diyerek AVM’lere ya da piknik alanlarına koşan ya da “Allah’ın evinde virüs mü olur” diyerek camilere yığılan; parti kongrelerini, düğünlerini hiçbir şey olmamış gibi uygulamaya geçiren bilinçsiz bir kitle gerçekliği var. Asıl önemlisi, medya, yargı, muhalefet gibi yöneticileri denetleyecek ve sarsacak mekanizmalar yok. Ve olan kendileri için hiçbir kaynak ayrılmayan, dolayısıyla geçinmek için işe gitmek dışında seçenekleri olmayan emekçilere oluyor. Bu da kapitalizmin bir özelliği! 

Daha birkaç ay önce Türkiye’nin Covid-19 vaka sayısı 2-3 günlük aralarla 3 binin üzerinde artmaktaydı ve resmî rakamlara inanacak kadar saf idiysek, ilk vakadan bu yana kısacık bir sürede 40 bine ulaşmıştık; mortalite de 2 bine doğru gidiyordu. Ki, ilk sokağa çıkma yasağının duyuruluş saatiyle başlama saati arasındaki 2,5-3 saat içinde virüs, en başta umreden gelip de ellerini kollarını sallayarak memleketlerine giden hacı-hoca kafilesinden bu yana hiç olmadığı kadar bayram etmişti virüs. Sonra binlerce ‘tevekkül sahibi’ insan alt alta, üst üste, burun buruna marketleri yağmaya girişmişti.

Aymazlıklardan biz Bodrumluların payına da düşmüştü epeyce şey! Normalleşmenin ‘n’sini duyup da İstanbul, Ankara gibi kentlerden yazlıklarına üşüşen binlerce insan sayesinde 10-15 gün içinde Bodrum’da Covid-19 hortlamıştı. Gelenler ayaklarının tozuyla sokağa çıkmayıp hiç olmazsa 1 hafta-10 gün evde, bahçede kendilerini dinleselerdi bari! Yok, öyle olmamıştı; örneğin bizim Güvercinlik köyü, balıkçı meyhaneleriyle ünlü olduğu için her hafta sonu 90’ların Tarabya sahiline dönmüştü. Toplumun epeyce bir bölümü, böyle bir hastalığın kendisine ya da çevresine zarar vereceğinin bilincinde değil hâlâ. Hâlbuki bu hastalık, yoğun bakım tedavisiyle kurtulsan bile aylarca soluk almayı, hatta yürüme ve konuşmayı bile yeniden öğreneceğin berbat bir süreç.

Hükümet, en başından beri, tecrit, karantina gibi tedbirler almak ile ‘saldım çayıra Mevla’m kayıra’ zihniyeti arasında bir tercih yapma durumunda kaldı ve ikincisini seçti. Başka bir deyişle ekonomik kilitlenme ve çöküntü hesap ve ihtimallerini binlerce insanın acılı ölüm ihtimalinin önüne koydu. Bu ülkede kim iktidar olsa aynı şeyi yapardı. Nihayetinde bu ülke de, gelişmemiş kapitalist bir ülke olarak, kuruluşundan beri ‘hepbana’cılar, ‘ben yaptım oldu’cular tarafından yönetiliyor. Bunu koyalım bir kenara. Tamam da, ben, her şeye rağmen, sıradan insanlarının bu pandemi konusundaki cehalet düzeyleri karşısında şaşkınlık yaşamaktayım.

Dünya Sağlık Örgütü bas bar bağırıyor: “Virüs bir numaralı düşman olarak duruyor. Artık öngörülebilir gelecek için eski normale geri dönüş olmayacak. Ve en önemlisi de, temel kurallar izlenmezse bu salgın daha da kötüleşecek, daha da kötüleşecek,” diye! Hekim arkadaşlarla konuştuğumuzda, bize hastanelerin Covid-19 hastalarıyla dolu olduğunu; entübe hastalar için gerekli donanımın artık yetmez olduğunu; kritik eşiğin aşılmasının an meselesi olduğunu; bundan ötesinin artık frenlenemezlik olduğunu anlatıyorlar. Bizim toplumumuzsa, bakanlıkların doğru olduğuna inanmamızı istediği yalan bilgileri yutmayı tercih edip kafelerde, sahillerde, havuzlarda, denizde, geçtim sosyal mesafeye uymayı, maskesiz ‘eğlenmeyi’ sürdürüyor.

Virüs, ‘Tamam yaptım yapacağımı; artık insanoğlu üzerindeki etkimi azaltayım,’ deyip de tıpkı grip gibi 5-10 günde kendiliğinden iyileşecek şekilde mutasyona uğramazsa(!) ya da aşılama bütüne yayılmazsa pandemi devam edecek. Buna üç paralık bir bez parçasını takarak ve vıcık vıcık kalabalıktan mümkün olduğunca uzak durarak karşı durabileceğini bilince çıkartamayanlar ister kıvranarak, ister sessiz sedasız bu hayattan çekip gitseler umurumda olmayacak. Ancak öyle olmuyor işte. Onların, yakınlarına; yakınlarının kendi yakınlarına; sonunda içlerinden birinin de belki bana ve yakınlarıma bulaştırma ihtimali var. Biraz dikkatli olarak bu permütatif artışa bir ölçüde dur denebilir. Bunun nesi anlaşılmaz?

Gelelim geçtiğimiz Perşembe akşamına. Normalde 150-200 bin civarında olan Bodrum’un nüfusu geçen yaz gelenler karantinadan yırtmak için dönmeyi erteleyince 1 milyona yaklaşmıştı. Şu son üç-beş gündür yaşanan akınla birlikte birkaç kat arttığı söyleniyor Bodrum nüfusunun. Eminim ki Marmaris, Datça, Didim, Köyceğiz gibi ilçelerde de durum pek farklı değildir. Yani İstanbul, Ankara gibi illerin kaymak tabakası ya da emeklileri buralara göçtüler. Böylece bir ilçeyi bile kaldıramayacak denli zayıf altyapıya ve su-elektrik donanımına sahip bu yerler nüfus ve otomobil sayısı açısından pek çok ili sollamış durumda. 

İyi, güzel… Kimsenin seyahat özgürlüğüne karışmak haddimiz değil de, bu durumda bu ‘kapanma’ ne menem bir kapanma oluyor? Covid-19’un ana yatağı İstanbul değil miydi? Ardından Ankara gelmiyor muydu? Örneğin, yaşanabilecek bir salgın durumunda 3’ü özel olmak üzere toplam 4 hastanesi; toplam 300 yatağı, 30-40 yoğun bakım yatağı olan Bodrum’un hali nice olacaktır. Hadi diyelim yöneticiler bilgi-bilimden nasiplerini almamış aymazlar ya da belki sürü bağışıklığı politikasını güden kasıtlılar. Peki, her ne hikmetse, ‘korona geldiğimiz yerde kaldı’ mantığıyla maskeyi de, fizikî mesafeyi de sallamayan göçcülere hangi sıfatları konduracağız? 

Düşünür Zižek’in dediği gibi, “Ya güçlü olanın hayatta kalma ilkesinin en vahşi mantığını kabul edeceğiz ya da küresel koordinasyon ve işbirliğiyle yeni bir komünizmi icat edip getireceğiz,” öngörüsü hayata mı geçecek dersiniz?! 

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.