DOLAR 9,3088
EURO 10,8387
ALTIN 529,59
BIST 1.430
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Muğla 24°C
Az Bulutlu
Muğla
24°C
Az Bulutlu
Çar 22°C
Per 22°C
Cum 21°C
Cts 22°C

MARMARA DENİZİ’NİN MİDYESİ!

50, 100 yıl sonra tarih, özellikle bu dönemi doğanın katli olarak lanetle anacaktır, eminim.

Ormanlarımızı nasıl katlettiysek, denizlerimizi de katlettik. Beton yapılar dikmeyi; molozlarla denizi doldurmayı ve sanayi atıklarını dökmeyi marifet sayan; gözlerini para hırsı bürümüş, sonradan görme bir burjuva sınıfı ve siyasetçileri ve doğayı koruma bilincine erişememiş yığınların birleşmesi sonucunda varılacak nokta zaten başka türlü olamazdı.

“Eskiden Marmara Denizi’nin herhangi bir kıyısından elini suya soksan midye tutardın. Şaka yapmıyorum, gerçekten de öyleydi. Samatya, Yedikule sahilinde, yalıda oturan bir tanıdığın varsa, öğle yemeğinde midye salması yapmak, yalan söylemekten daha kolaydı. Çocuklarını alır giderdin yalıya. Her zaman açık duran ön kapıdan girer, arka bahçeye geçerdin. Arka bahçe, kayıkhanesiyle, küçük tahta iskelesiyle mahalle çocuklarının en sevdiği mekândı sıcak yaz günlerinde. Tahta iskelenin üzerinde güneşlenir, sonra atlayıverirdin içme suyu kadar tertemiz denize, bir daha, bir daha… Taa ki anan seslenene kadar. Arada bir anam, tahta iskelenin deniz dibine çakılmış ayaklarına tutunan midyelerden toplatırdı bize. Kimi zaman da mesela deniz kıyısında bir gezintiye çıktığınızda, kıyıdaki kayalıklara yapışık duran salmalık midyeleri görür, dayanamaz, paçaları sıvardınız. İşte sana ziyafet, ister salma yap, ister pilaki. İrilerini de ayır, içini çıkar, tava yap. Aç bir şişe de bira…”

2004’de Aras Yayınevi’nden çıkmış Sofranız Şen Olsun adlı muhteşem kitabında sevgili Takuhi Tovmasyan midyeyle ilgili anılarından birinde bunları anlatıyor. Yıllar önce bu satırları okurken, gözlerimin önüne hep, 80’lerin sonlarında ve 90’ların başlarında. O zamanlar Erenköy’de üst kat komşumuz olan eşimin Ayhan Dayısı ve arka apartmanda oturan dayıoğlu ile, kışları bahçemize çekip aylar sürecek bir meşgale olarak, kenarda duran tepsideki kadehlerden rakı yudumlarken eski boyayı ıspatulayla kazıdıktan ve macun çektikten sonra boyadıkları, pancar motorlu 5-6 metrelik tekneyi Mayıs-Haziran gibi Bostancı’dan denize indirdiğimiz gelmişti. Ardından,  önce Küçükyalı Çamlık Çay Bahçesinin önündeki kumsalda mola verip termoslu buz çantamızı bira ve sair nevaleyle doldururduk; sonra da, en gençleri ben olduğum için küçük çöpü çekme ritüeline bile gerek olmadan, Küçükyalı’dan birkaç yüz metre ileride, ‘Batık Manastır Kayalıkları” olarak bilinen ve üstünde yaklaşık bin yıllık bir Bizans Manastırı’nın bulunduğu söylenen Vordonisi batık adasının yüzeydeki kayalıklarına daldırırlardı beni.. dişlerimin arasına sıkıştırdığım küçük bir bıçak ve belime bağladıkları muşamba torbayla. Torba yüzeyden birkaç metre aşağıdaki avuç büyüklüğünde midyelerle dolduktan sonra beni tekneye çeker, havluyla sarıp sarmalarlardı. Sonra ada arkasına doğru yola çıkardık. O midyeler, birkaçını oltalarına geçirdiğimiz misinaları sallar sallamaz demlenmeye başladığımızda, küçük tüp üstündeki tavada biralarımıza meze oluyordu. O günkü kısmetimize göre, ben diyeyim yirmi-otuz, siz deyin kırk-elli istavrit, mezgit, mercan, izmarit, hatta bazen çinakop ya da sarıkanatla Bostancı’ya döner; teknemizi bağlar ve evin yolunu tutardık. 

Bu anılardan sonra gerçeğe dönelim. Artık hidrobiyologlar “Marmara Denizi’nden midye yiyeceğinize pil emin,” diyorlar. Aslında denizdeki kirlenme sonucunda oluşan toksin organizmalar nedeniyle kum midyesi, istiridye, kara midye gibi çift kabukluların çıkartılması 90’lı yıllardan beri yasak. 

Çünkü insan dışkılarının yanı sıra deterjan, parlatıcı, lavabo açıcı gibi evsel ve ayrıca fabrika atıkları gibi sınai kimyasallar kuşaklama kolektörleriyle toplanıp kirlenen ortam bypass edilerek, Ahırkapı’nın önünden 65 metre derinliğe hiçbir abartma yapılmaksızın basılıyormuş. İşte bu ‘halının altına süpürme’ faaliyetlerinde kullanılan kolektörleri kamuoyuna yıllardır ‘arıtma’ olarak lanse ediyorlar, ancak denizde arıtma diye kabul edilebilecek hiçbir unsur yokmuş. Ben demiyorum bunları; bilim insanları diyor. Örneğin yıllardır Marmara Denizi üzerinde çalışan TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi raporlarına göre, “Marmara Denizi’ni tehdit eden en büyük problem derin drenaj ile sadece ön arıtmadan geçirilen atık suların denize verilmesi.. Derin deniz deşarjı, Marmara Denizi’ne atılan suların akıntılarla Karadeniz’e gideceği varsayılarak yapılıyor. Ama varsayılan olmuyor.” Benzer raporlar, esasen Türkiye’de doğru dürüst hiçbir denizde arıtma olmadığını; her şeyin göz boyamadan ibaret olduğunu yazıyor. Böylece kirliliğe en dayanıklı türler çoğalırken, diğerleri yok oluyormuş. Örneğin artık İstanbulluların geçmişte Marmara Denizi’nden ve Boğaz’dan bol bol çıkan kömürcü kayası, dülger, fenerbalığı, kılıçbalığı gibi balıkları görme şansları yok. Özetle söyleyecek olursak “Denizden babam çıksa yerim sözü,” artık en azından Marmara Denizi için mazide kaldı. Ve tabii Marmara Denizi bir koridor olduğu için Akdeniz ve Karadeniz de bütün bunlardan etkileniyor. Zaten Ege için tehlike her yerden geliyor. Örneğin Oşinografik Şartlarının İzlenmesi Projesi Başkanı Hidrobiyolog Levent Artüz’ün söylediğine göre, “Saros’ta da çok büyük bir bela var: Doğaya, bilime ve hatta hukuka inat yapılmak istenen likit doğalgaz limanı ve boru hattı hafriyat ve inşaat çalışmaları. 1989 öncesinde Marmara Denizi neyse Kuzey Ege de şimdi o durumda. Ne yazık ki, aynı inatlaşma Saros’u da Marmara Denizi’ne çevirecek… (Zaten) eski Marmara’yı tamamen unutun, o gitti, öldürüldü, dönmez.”

Şimdilerdeyse çok daha kötü bir kısır döngü yaşanıyor. Özel mikroorganizmalar ortaya çıkaran müsilajın etkisi altındaki Marmara ve İstanbul Boğazı’nın her yerinde kaçak midye avcılığı yapılıyor. Hâlbuki denizin filtrasyonu açısından en önemli canlılar midyeler. Onları korumak, daha da artırmak gerek. Dolayısıyla kaçak yapılan her faaliyet müsilajı artırıyor. Midye popülasyonunu gerek doğal ortamlarında, gerekse kültür ortamlarında yetiştirilerek Marmara’da çoğaltmak gerekir. İşte paradoks da tam burada başlıyor: midyeler her türlü zehirli maddeleri biriktiren canlılar. Üstelik bir midyeyi ne kadar pişirirseniz pişirin eğer toplandığı yerlerde zehirli maddeler varsa zehir aynen korunuyor içinde. Ve bu zehirli midyeleri yediğimiz anda felç geçirme ihtimali bile varmış.

Şimdi bütün bu bilgiler ışığında anlatmaya çalıştığım vahim duruma rağmen Marmara Denizi’nin acil koruma altına alınması gerekirken Kanalİstanbul gibi bir acuzeyi hayata geçirmek ortadaki koskoca dışkı öbeğinin üstüne tüy dikmek gibi bir şey olacaktır. 

YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.