Dolar 15,4792
Euro 16,1193
Altın 901,82
BİST 2.419,23
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Muğla 27°C
Az Bulutlu
Muğla
27°C
Az Bulutlu
Paz 28°C
Pts 28°C
Sal 25°C
Çar 22°C
FİLL TEMİZLİK

Sulukule Düşerken

A+
A-
12.05.2022

Sevgili dostum Sami Solmaz, ‘Sulukule Düşerken’ adlı fotoğraf sergisini geçtiğimiz haftalarda kitaba dönüştürmüştü.

Sağ olsun, bana da imzalı bir nüshasını göndermiş ve İngilizceye çevirmemi ve sonra da kitap hakkında birkaç satır yazmamı istemişti. İngilizcesini bitirmiştim; sanırım baskıdadır bu aralar. Ancak yazı işine işten güçten ya da bahar coşkusunun sürüklediği seyahatlerden dolayı bir türlü oturamamıştım! 

Solmaz, gazetecilik ve fotoğrafçılığının yanı sıra belgesel yönetmeni de. Son dönemlerde başta termik santralları ve köy boşaltmalarını konu alan belgesellerle uğraştığına tanığım. Ve yine tanığım, devlet güçlerinin ve kolluk birimlerinin ne tür resmî güçlük ve dayatmalarıyla karşı karşıya kaldığının. 

Şimdi elimdeki fotoğraf kitabıyla da 2007-2010 yılları arasında, egemenlerin resmî kanallarla birilerine peşkeş çektikleri, ancak ‘medeniyet götürüyoruz’ ya da ‘modernleştireceğiz’ yutturmacasıyla savunmaktan da geri kalmadıkları Sulukule mahallesi yıkımının perde arkasını, onun sözcüğüyle, Romanların bakış açısıyla sergilemekte.

Kitap, “İstanbul’un, 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi vesilesiyle başlatılan çalışmalar kapsamında, tahliyeye zorlanan Sulukule semtinin üç binin üzerindeki yoksul sakini için hayat tepetaklak oldu. Bölgedeki bütün evler yıkım için işaretlendi ve tamamı yıkıldı. Harabeye dönmüş evler, Ortadoğu’nun çatışma mağduru kentlerindeki evleri aratmıyordu. Fatih Sultan Mehmet’in 1453’te, İstanbul’un fethinden bu yana Sulukule’de olduğuna inanılan Roman nüfusu için yeni bir dönem başladı.

Tarihin belki de en dağınık kavminin çocukları bir kez daha yollara düştü. Çünkü Sulukule tarih oldu! Yüzyıllardan beri burada yaşayan insanların çoğu Sulukule’yi terk etti. Önemli bir kısmı İstanbul’a 40 km uzakta inşa edilen Taşoluk TOKİ evlerine gitti. Ancak çok kısa bir süre sonra hepsi kendilerine zorla satılan evlerinin taksitlerini ödeyemeyip geri döndü. Çok uzağa da gidemediler. Sulukule’nin hemen yanındaki mahalleye taşınıp küçücük evlerde çok kalabalık yaşamaya çalışıyorlar. Yıkılan evlerinin yerine ‘villalar’ yapılıp yeni bir rant kapısı yarattılar” diye başlıyor. 

O, bu, Yeşilçam filmlerinde hep izlediğimiz gibi, şen şakrak, darbuka ve klarnet seslerinin hiç dinmediği mahallenin halkına Roman demeyi tercih ediyor. Belki haklı da, çünkü 1978’de düzenlenen 2. Dünya Çingene Konferansı’nda Uluslararası Çingene Komitesi’nin ismi Uluslararası Roman Birliği olarak değiştirilmişti. “Roman” adının kullanılmasının gerekliliğini savunan görüşün çıkış noktası, “Rom” kelimesinin Romanî lehçesinde “insan-adam” anlamına gelmesiydi. Uluslararası Çingene Birliği, dünya Çingeneleri için ‘Roman’ adının kullanılmasını tavsiye etmekte artık. Ancak tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de Çingenelerin büyük bir çoğunluğunun, Çingene olduğunu, ancak bu kimliği taşıdığını söylemekten kaçındığı bilinmekte. Bu durumun ortaya çıkmasına Çingene kelimesinin taşıdığı yermeli, küçültücü sıfatlar yol açıyor sanırım. Nasıl açmasın ki? Britannica Ansiklopedisi’nin eski baskılarında Çingeneler, zevksiz, aşırı süslü, gösterişe düşkün, palavracı, kibirli, batıl inançlı, çocuk aklına sahip, hiçbir şeyi başaramayan, kavgacı, çabuk öfkelenip gülen ve zalim olarak tanımlanmaktalardı. Hadi bunu bir tarafa bırakalım ve M.E.B’nın ve TDK Başkanlığı’nın sözlüklerine bakalım desek, Çingenelerin bunlarda ‘arsız, yüzsüz ve çığırtkan’ olarak tanımlandıklarını görürüz. Yine aynı bakanlığın Türk Ansiklopedisi’nde ise Çingeneler için, “hırsızlık ve fuhuş yaparlar, karıları kocalarını aldatırlar” denilmiştir. Osmanlıca Türkçesi Sözlüğü’nde ise Çingene ‘arsız, hoyrat, hasis, alçak’; Çingenelik de ‘hayâsızlık, arsızlık, tamahkârlık’ olarak tanımlanmıştır. 

Çingenelere yönelik nefret içerikli deyim ve atasözlerini yaşamımız boyunca hep duyagelmiş, hatta belki kullanmışızdır da. Örneğin “Çingene’den çoban olmaz, Yahudi’den pehlivan”; “Çingene kızı hatun olmaz, dilenmezse karnı doymaz”; “Çingene’de kapaklı sahan olmaz”; “Çingene’ye göre Kürt daha imanlıdır.”; “Çingene ciğer pişirir, yemeden karnını şişirir”; “Çingene’nin ipini, kendisine çektirirler”; “Çingene’ye beylik vermişler, önce babasını asmış” ya da “72 buçukuncu millet”… Bunları duymayanımız yoktur. 

Çingeneler, kendilerine özgü yaşam biçimleri ve kültürel değerleri nedeniyle içinde yaşadıkları toplumlarda sürekli ‘öteki’ olarak görülmüşlerdir; hatta ‘ötekinin de ötekisi!’ Medya aracılığıyla yaygınlaştırılan ayrımcı ve önyargılı söylemler, Çingenelerin yaşamlarında ciddi hasarlara yol açarken ötekileşme-yalnızlaşma olarak tanımlayabileceğimiz bir sürece doğru sürüklenmelerine neden olmaktadır. 

Sonuçta, bence sözcüğün toplumsal imajına bağlı olarak çoğu Çingene, sırf bu yüzden, Çingene olduğunu söylemekten kaçınmaktadır. Bu da bir tür kendi kimliğini ifade edememe sorunsalı bence. Ben bu etnik grubu, tarihten gelen kültür ve sosyal birliğini vurgulaması açısından, önyargıların dayatması yüzünden kimlik adını değiştirmek yerine, o dışlanan kimliğe sahip çıkmak adına ‘Çingene’ sözcüğüyle anmayı tercih edenlerdenim.Her neyse.. Hep “Ne eğlenceli hayatları var” diye düşündüğümüz; dertleri, tasaları yok sandığımız; ağladıklarını bilmez olduğumuz bu toplumun en bilinen mahallesi Sulukule artık yok.  Osmanlı döneminde ta Karaman’dan göç etmiş; önceleri demircilikle uğraşan, giderek müzikle haşır neşir hale gelen Çingene toplumunun İstanbul’un Fatih ilçesinde yaklaşık bin yıllık tarihi olan mahallesi Sulukule’de Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında bütün evler yıkıldı. Artık sokakları ıssız. Darbuka, klarnet sesi yok; eğlenceli hayat bitmiş! TOKİ’nin sözde “Osmanlı mimarisi” tarzında inşa ettiği lüks konutlara yer açmak için yok edilen bu güzel mahallenin, “Erkes bize tepeden bakıyor. İçimize girin, korkmayın yemeyiz sizi. Birlikte çay içip sohbet edin bizimle. Bakın göreceksiniz, biz öyle dışarıdan göründüğü gibi korkutucu insanlar değiliz. Üzerimize geçirilmiş kılıftan bambaşka insanlarız. Epimiz aynı havayı soluyoruz. Korkularınızı yenin, tabularınızı yıkın. Girin içimize” diyen güzel insanlarının ağladıklarını artık Sami’nin fotoğraflarından da öğreniyoruz. 

YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

%d blogcu bunu beğendi: